ETKİNLİKLER
Sevgili Meslektaşlarım,
Değerli Konuklar,
Avrupa’da mutlakiyetçi yönetimlerin gerilemesi ile birlikte, devlet gücünün dizginlenmesi ve denetlenmesi için yararlanılabilecek teknikleri arama çabaları sonucunda doğan ve modernizmin ürünü olan anayasa kavramının özü; devlet iktidarının kurallara bağlanması, birey hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla siyasi iktidarın sınırlandırılması ve bu suretle hem birey hak ve özgürlükleri yönünden en büyük tehdit ve tehlike olan güç/iktidar temerküzünün, yani gücün/ iktidarın bir kişinin veya kururlun elinde toplanmasının önüne geçilmesi ve hem de siyasal alanda keyfiliğin önlenmesi düşüncesine dayanır.
Anayasa kavramının ortaya çıktığı modern çağa egemen olan düşünce, insanların, aklın keşfettiği ve bizzat o aklın da tabi olduğu doğal yasalarca yönetilen bir dünyaya ait olduğuna vurgu yapar. İnsanı tarihsel dünyanın içine yerleştiren ve merkezine alan bu seküler düşünce, siyasal itaat yükümlülüğünün kaynağını tanrısal bir esine dayandırarak meşrulaştırmaya çalışan akıl-dışı örgütlenme ve egemenlik biçimleine karşı çıkar..
Aristo2dan , siyasi sistemlerle ilgili görüşünü normatif yargılardan hareketle geliştiren Locke’a ve yine siyasal sistemlere yönelik önerilerinin tamamen deneysel bulgulara dayandıran Montesquieu’a kadar uzanan oldukça uzun bir tarihsel kesit içinde; anayasal devleti kurumlaştırma yolundaki arayışlara bağlı olarak gelişen , 1776 yılında kabul edilmekle dünyanın ilk yazılı anayasaları olan Virginia, Maryland ve Pennsylvania Anayasalar/ nı izleyen 1787 tarihli Amerikan Bildirisi/ nin 16.maddesinde yer alan ‘hakları ve kuvvetler ayrılığını güvence altına almamış bir toplumun anayasası yoktur’ ifadesi ile güçlenen “kuvvetler ayrılığı” ilkesi, siyasal iktidarın kullanımının paylaşımının bir aracı olarak modern anayasacılığın da temelini oluşturur.
Nitekim Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu M.J.C. Vile “Constitutionalism and Separation of Powers/ Anayasacılık ve Kuvvetler Ayrılığı “ isimli eserinde : ‘Kuvvetler ayrılığı öğretisi, yüzyıllar boyunca özgür toplumların kurumsal yapılarını, özgür olmayan toplumların kurumsal yapılarından ayırt etmeye yarayan yegane anayasal kuram olmuştur’ demek suretiyle , kuvvetler ayrılığı ilkesinin anayasal önemi ve değeri ile siyasal özgürlüğe olan katkısına vurgu yapmaktadır.
Özü itibarıyla bir siyasi ve hukuki değerler ile hedefler dizisi olan anayasal demokrasi/ anayasacılık kurumunu işlevsel kılan ve onun ayrılmaz bir parçası olan kuvvetler ayrılığı ilkesi gereğinceyasama, yürütme ve yargı erklerinin hiç birisi bir diğerinin üstünde değildir. Bu bağlamda, “seçilmişlerin atanmışlara üstünlükleri” ilkesi üzerine kurulu olan klasik demokrasi anlayışının aksine, anayasal demokrasilerde, başta yasama, yürütme ve yargı olmak üzere anayasal ve kamusal yetki kullanan her organ, kendisine verilmiş olan yetkiyi, başta anayasa olmak üzere yasalara, hukukun üstün ve evrensel kurallarına bağlı olarak kullanabilir.
Anayasal demokrasilerde, kuvvetler ayrılığı ilkesini ayakta tutacak ve bu ilkenin etkili biçimde işlemesini sağlayacak ve her türlü iktidar gücü üzerinde iç ve dış denetimler oluşturmak suretiyle hak ve özgürlükleri koruyacak olan en etkili mekanizma, Amerikalıların “check and balance” diye isimlendirdikleri “denetleme ve dengeleme” sistemidir.
Her türlü güç/iktidar kötüye kullanılabilir. Kullanılmıştır da. Ama dünya siyasi tarihi bize göstermiştir ki, en çok kötüye kullanılan güç “yürütme iktidarı”dır. Zira yürütme gücü subjektif olmakla, hemen her yerde ve bütün zamanlarda keyfi kullanılmış, birey hak ve özgürlükleri konusunda en büyük tehdit ve tehlike hep siyasi iktidarlardan gelmiştir.
Bizim anayasal sistemimizde olduğu gibi, kuvvetler ayrılığı ilkesinin özgün biçiminin değil de, onun yumuşatılmış, sulandırılmış biçimi olan “kuvvetlerin işbirliği” ilkesinin işlevsel kılındığı ülkelerde, yasama çoğunluğunu elinde bulunduran yürütme erkinin yasama organına da hükmettiği düşünüldüğünde, mevcut kuvvetler içinde denetleme ve dengeleme işlevini yerine getirecek, bu bağlamda birey hak ve özgürlüklerini/insan haklarını güvence altına alacak ve koruyacak olan kuvvet yargı erkidir. Bu gücün de bir başka tehlike olan “judiocracy”ye, yani “yargıçlar yönetimine” dönüşmemesi ve kendi sınırları içinde kalması gerekir.
Güç/iktidar aslında “kendinin farkında olmaktır.” Yani iktidar sahiplerinin sahip oldukları iktidarın sırrını bilmeleridir. Bunu anlamayanlar, sonunda sahip oldukları iktidarı yitirenler ve bir başka iktidarın yörüngesinde acı çekerken bulurlar kendilerini. Onun için “kontrolsüz güç/iktidar, güç/iktidar değildir.”
Bu birincisi. İkincisini Vaclav Havel söylüyor; “Toplum birçok yüzü ve gizli potansiyelleri olan çok gizemli bir havyandır … ve toplumun belirli bir anda gösterdiği yüzünün tek gerçek yüzü olduğuna inanmak tam bir miyopluktur. Halkın ruhunda uyuyan tüm potansiyelleri hiç birimiz bilemeyiz.”
Sonuncusunu ise değerli gazeteci Umur Tamur yazıyor; “Belki de yetiştirilme tarzımız bu. ‘Kamu görevi, kamusal sorumluluk, kamuya karşı sorumluluk’ yanlış anlaşılıyor. Elbette nice fedakarlığı, ama iyi bir hissiyat ile onuru da barındırabilecek ‘yüksek kamu görevi’, şu hale geliveriyor: Kendini, bulunan, yönetilen kurumun, makamın, hatta o vesileyle devletin sahibi sanmak ve öyle sunmak. Bunun meşrulaştırılmasının bir şartı ‘ideolojik hava’; ikincisi de her halükarda ‘tepeden bakmak’. Zaman ve mekan ötesi bir varlık olduğunu düşünmek yahut öyle bir vücudun reenkarnasyonu, yeniden doğuşu saymak kendini. Rakip ‘devlet sahipleri’ varsa, bunu önce onlara dayatmak. Türkiye’ de seçimle gelmiş nice iktidar sahibi, birden ‘Bonapartlaşarak’ kendilerini devlet sahibi sandılar. Öyle geldi, öyle de gidiyor. Ya ‘devletin fethi’, kadroların işgali gerekti yahut ‘fethedilmiş devlet’ sayesinde, yurdun dört bir yanının fethi, yağması ile toplumun rehin alınması amaçlandı. Lakin, seçimle filan değil, öğretim atama, kıdem sonunda ‘devlet makamları’na gelenler de, pozisyonlarına ve boyutlarına göre kendilerini hep öyle sandı, hep öyle dayattı. Yargı öyle, ordu öyle, üniversite öyle. Kendine göre, okulun müdürü de öyle. Bunun bir yanında tabii ki görevine, kurumuna, devletine, ülkesine filan sahip çıkma gibi iyi bir his, sorumluluk duygusu vardır. Ama, ‘kendini toplumun sahibi’ sanmak gibi bir kusuru da daimiydi.
Toplumun sahibi olabilmenin yolu da kendinizi, makamınızı ‘devlet sahibi’ sanmaktan geçiyordu tabii. Sanmakla bitse iyi; bunu doğal kabul etmek ve yasalardan yasamaya, birey haklarından özgürlüklere, kurumların ve devletin esas sorunlarını idrak ve çözüm yetersizliğinden ‘devletin ideolojik, baskıcı, dayatmacı’ imkanlarına sonuna kadar abanmaya kadar bir haleti ruhiye. Ruhiyeden öte, haleti zaptiye!
Bir millet de ancak bu kadar yardımcı olur tabii.
Siyasi cepheleşmenin kitlesi haline gelmeyen, birey olarak, toplum olarak her cinsten ‘devlet sahibi’ne, Peki siz kimsiniz? Babanızdan miras mı kaldı o makam? Seçimle yahut tayinle geldiğiniz yer mi sizi onurlandırıyor, yoksa siz mi bizi lütfen şereflendiriyorsunuz? Diktatör müsünüz Şarlo mu? Kimler geldi kimler geçmedi mi? Devlet sizin mi, hepimizin mi? Ne bağırıyorsunuz? Biz de konuşacağız. Hanedanlık, zümre hakimiyeti, imtiyaz filan yasak değil mi, suç değil mi? Size ne oluyor? Makamınız, cüppeniz, mazbatanız, bakanlığınız, hükümetiniz, kürsünüz, rütbeniz bu milletin, halkın size kamu görevi adına verdiği bir sorumluluk mu; yoksa altınızdakilerden başlayarak bizi dövün, bize sövün, birbirinize girin, devleti parselleyin, alıp evinize götürün, kendi kafanızın esiri kılın, kendinizi tarihin mirasçısı, temsilcisi filan ilan etmeye kalkışın, ayrımcılık yapın, yasak koyun, bizi ezin, hırpalayın, işkence yapın diye gökten inmiş ilahi, ezeli, ebedi, ölümsüz bir olağanüstü, doğaüstü, yasa üstü, toplum üstü, insan üstü bir kudret mi! Devlet sahibi, mülk sahibi, makam sahibi, hani bunun ilk sahibi?’ diyemedi. Şöyle yapalım. Ben diyorum! Siz ne dersiniz?”
Tüm iktidar sahiplerine duyurulur. Hiç kimse iktidarına güvenmesin ve onu kötüye kullanmasın.
Av. V. Ahsen COŞAR
ANKARA BAROSU BAŞKANI
15 ŞUBAT 2008

14 ARALIK 2006

14 NİSAN - 26 MAYIS 2006

18 KASIM - 23 ARALIK 2005

7 KASIM - 14 KASIM 2005
11 KASIM - 16 ARALIK 2005

16 HAZİRAN 2005

13 HAZİRAN 2005

5 MAYIS 2005
.jpg)
09 - 10 NİSAN 2005

07 NİSAN 2005

18 MART / 17 HAZİRAN

24 ŞUBAT 2005
31 OCAK 2005